Tarih dersini sever miydiniz okuldayken? Ben çok severdim, ÖYS’de bizim sınıfta en fazla tarih net’ini ben çıkarmıştım. Bununla hep gurur duymuşumdur.
Tarih önemli bir bilimdir. Aranızda tarih ile pek de arası olmayanlar, sıkıcı bulanlar olabilir. Ama, herhalde, tarihin önemli bir bilim olduğunu kimse inkar etmeyecektir. Bu konuda Winston Churchill’in güzel bir sözü var:
“Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görebilirsiniz.”
İspatlarını defalarca yaşadığımız, doğru bir tespit…
Bu yazımda, bu topraklarda ve üç kıtada yüzyıllarca hakimiyetini sürdüren Osmanlı İmparatorluğu’nun neden yıkıldığı konusunda bir fikir vermek ve ders çıkarmak istiyorum. Hemen belirteyim, konu hakkında bir uzmanlığım yok, bilgim sınırlı. Eğer siz de bu yazıya bilgi ve yorumlarınızla katkıda bulunmak isterseniz, lütfen mesajlarınızla destekleyin.
Okulda okuduğumuz tek taraflı, yetersiz ve zayıf karakterli “milli tarih” derslerini hatırlayalım: “Osmanlı İmparatorluğu’nun 3 dönemi vardır: Yükselme, duraklama ve gerileme”.
Bizlere okutulan tarihte, gerileme devrinin başlangıcı olarak Karlofça Antlaşması belirtilir. 1683 yılındaki 2.Viyana Kuşatması’nı takip eden savaşlardan sonra, 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması gereğince, Osmanlı Devleti tarihinde ilk kez toprak verdiği için ‘gerileme’ devrinin başlangıcı sayılmaktadır. Kuşkusuz böyle bir tanımlama, devlet gücünü, toprak genişliğiyle açıklamak alışkanlığından doğmaktadır. 16. yüzyıl, Osmanlı’da “yükselme devri” olarak bilinir. Gerçekte ise bu yüzyıl, Osmanlı’da bilimin değerinin düştüğü bir yüzyıldır; bir başka deyişle, Osmanlı’nın beyinlerde çöküşüdür; yıkılışıdır.
Osmanlı, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde fiziken yıkılmıştır ama özde yıkılışın başlangıcını 16. yüzyılda aramak gerekir.
16. yüzyıl, Avrupa’da modern bilimlerin temellerinin atıldığı, bilimde rönesansın başladığı bir yüzyıl…
-
Bu yüzyılda, daha çok ressam ve heykeltraş olarak bilinen Leonardo Da Vinci anatomik çalışmalar yapıyor; yüzyıl sonra Harvey’in kesin olarak tespit edeceği kan dolaşımı konusunda incelemelerde bulunuyor; astronomi ve mekanik bilimine hizmet ediyordu.
-
Bu yüzyılda, bir Alman olan Nürenbergli Albrecht Dürer, insan üzerinde anatomik incelemeler yapıyor, matematik ve fizik üzerinde çalışıyordu.
-
Bu yüzyılda, İsviçreli Parecelsus, kimyasal maddeleri ilaç olarak tıp bilimine armağan ediyordu.
-
Bu yüzyılda, modern maden biliminin kurucusu olarak bilinen George Agricola, madenler ve fosiller hakkında günümüz bilgilerinin ilk ipuçlarını insanlığa sunuyordu.
-
Bu yüzyılda, Jerome Cardan üç bilinmezli denklem için meşhur yöntemini ortaya koyuyor; yazdığı cebir kitabıyla ortaçağ cebir usullerini alt-üst ediyordu.
-
Bu yüzyılda, Botanik bilimi Alman Leonard Fuchs ile temelleniyordu.
-
Ve ilk kez bu yüzyılda, Flamand Andreas Vesalius, insan ölüsünü bir bütün olarak anatomi masasına koyup, öğrenciler önünde açarak organ ve dokuları gösteriyordu.
-
Bu yüzyılda, Nikolaus Kopernikus (Kopernik) astronomi alanında ilk büyük buluşunu ortaya koyuyor; “Evrenin merkezinin Güneş olduğunu ve bütün gök cesimlerinin güneş çevresinde döndüğünü” ispat ederek, eski çağın bilim dünyasını temelden sarsıyordu.
-
Bacon, 16. yüzyılda “Bilgi kudrettir” diyor; 1564’de doğan Galileo, “Güneş sabit, dünya onun çevresinde dönüyor” diye bağırıyor; 1571’de doğan Johannes Kepler, günümüz uzay fiziğinin ipuçlarını ortaya koyuyor; 1578’de doğan William Harvey, günümüzde bilinen “Kan Dolaşımı”nın bilimsel verilerini açıklıyordu.
Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz.
Gerçekten 16. yüzyılda bilim ve fikir insanlarının kitapları, Avrupa’da, yüz yılı aşkın bir zamandır matbaalarda basılıyor; insanlar ‘bilginin’ gücüyle donanıyordu.
Osmanlı Devleti, kuruluşundan beri imparatorluk içindeki milletleri hak ve adalet üzere yönetme geleneğini kuşkusuz 16. yüzyılda da sürdürdü. Ne var ki Osmanlı, insanları hak ve adalet üzere yönetmede gösterdiği başarıyı, bilim anlayışında gösteremedi. Türk tarihinin önemli bir zaman kesitine egemen olan Osmanlı Yönetimi, acı ama gerçek, -Fatih Sultan Mehmet Han’ın hükümdarlığının ilk yılları dışında- bilimi tanımadı, insan aklının donanımına ilgisiz kaldı. Üzüntü vericidir ki; 16. yüzyılda Avrupa’da insan aklı fırtına gibi eserken; ‘küffar’da onca işler olurken; Osmanlı Devleti’nde ise, bir Şeyhülislam, “Gökleri incelemek uğursuzluk getirir” diye, padişaha görüş bildiriyor ve çağın en büyük rasathanesi bir gecede yıktırılıyordu!
Astronom Takiyüddin Mengüberdi (soldaki resimde, üst sıra, sağdan ikinci), İstanbul’da Tophane bayırına padişah izniyle Avrupa’nın en gelişmiş rasathanesini kurar ve göğü incelemeye başlar… Takiyüddin Efendi, gökteki cisimleri incelemekle kalmaz; elde ettiği sonuçları “Sidretu’l Münteha” adlı bir kitapta toplar. Takiyüddin’nin çalışmaları şaşırtıcıdır: Güneş parametrelerini üç gözlem noktası yöntemini uygulayarak hesaplar. Ve Takiyüddin eski Yunanlılardan beri çözüme ulaştırılamayan üç problemden birisi olan Delos probleminin, üç çözüm yolu üzerine kafa yorar.
Gerçek şu ki; Tophane bayırındaki bu rasathane, günümüz ABD’sindeki NASA gibidir…
Devrin Şeyhülislam’ı olan Ahmet Şemsettin Efendi ile Hoca Sadettin Efendi’nin arası iyi değildi. Şeyhülislam Efendi boş durmadı. Doğrusu, Rasathanenin kurulmasında önayak olan Hoca Sadettin Efendi’den intikam almanın yollarını da pek fazla aramadı; nihayet din adına hüküm verecek bir makamdaydı. Bırakınız fetvayı, bir mektupla bile zaten telkine yatkın olan padişahı etkileyebilirdi… Hiç vakit kaybetmeden ve Allah’tan korkmadan. Padişaha yazdığı ariza (mektup-jurnal) ile “Gökleri incelemenin uğursuzluk getireceğini” ve “Rasathane’de teleskopla meleklerin eteklerinin altının dikizlendiğini” bildirdi!
İşte bu jurnal padişah katında hemen etkisini gösterdi; Takiyüddin Efendi’nin bin bir emekle kurduğu ve astronomik çalışmalar yaptığı rasathane, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’nın donanması tarafından 22 Ocak 1580 gecesi, içindeki aletleriyle beraber topa tutularak yerle bir edildi.
Okutulan tarihler, 16. yüzyıla “Yükselme Devri” diyedursun; ben bu olayı Osmanlılarda “zihniyette gerileme devrinin” başlangıcı olarak düşünüyor; Osmanlı’nın özde yıkılışı olarak değerlendiriyorum.
Osmanlı’nın akılcılıktan uzaklaştığı, bilime sırtını döndüğü dönemler bunlar…
Atatürk’ün 1922′de söyledikleri yukarıda ifade edilenleri tamamlayıcı nitelikte:
“Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez.. Hayat felsefesini geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkûmdur.”
Bir ülke, bir şirket ve bir birey müspet bilimlerden ne kadar uzaklaşırsa, sona o kadar yaklaşır. Bilgi üretimi ve yönetimi günümüzde varolmanın bir ön şartı. Ülkemizdeki insan kaynakları faaliyetlerinin ve profesyonellerinin durumuna baktığımızda ben şahsen aşağıdaki tabloyu görüyorum:
-
Küresel şirketlerin Türkiye operasyonlarının İK’sında çalışan bazı arkadaşlarımız merkezden gönderilen uygulamaya hazır projeleri, Türkiye’de hayata geçirmeleriyle övünüyorlar. Ürettikleri yeni bir bilgi, farklı bir görüş, yaklaşım yok.
-
İK alanında yazılmış makale, yayınlanmış kitap sayısı diğer ülkelerle karşılaştırıldığında oldukça az. Üniversite hocalarının kitaplarını da çıkardığımızda kendi profesyonel tecrübelerini paylaşan İK’cıların sayısının 1-2 olduğunu görüyoruz. Öğrenciler ve sektöre yeni katılmış genç arkadaşlar, uygulamaya yönelik kaynak sıkıntısı çekiyorlar.
-
İK alanındaki internet ortamındaki kişisel fikir ve düşüncelerin paylaşıldığı, tartışma ortamlarının yaratıldığı blog ve web sitesi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Birşeyler yapmak isteyenler de -nedense- yeterince destek görmüyorlar.
-
Yurdumuzda düzenlenen İK zirvelerindeki birçok sunumda yeterli bilgi paylaşımı yapılmıyor. Paylaşılıyormuş gibi yapılıyor. Pekçok sunumu hipnotize olmuş gibi bir saat boyunca dinleyip sonunda cebinizde hiçbirşey olmadan çıkabiliyorsunuz.
-
Etkili paylaşım ortamları olmadığı için her şirket tekerleği yeniden icat ediyor.
Yukarıda yazılı şartlar, bu ülkenin en değerli kaynağını yöneten İK’cılar olarak bizleri rahatsız etmiyorsa durumumuz daha da vahim. Farkında mıyız? Düşünmeyerek, üretmeyerek ve paylaşmayarak bu ülkenin çalışanlarına, vatanımıza ve Atatürk’e ihanet ediyoruz.
İnsan Kaynakları alanındaki PERYÖN gibi profesyonel derneklerin ve diğer ilgili sivil toplum kuruluşlarının bu konu üzerinde daha fazla durup, çözüm üretmesi ve İK profesyonellerini yönlendirmesi gerekiyor: “Nasıl daha yoğun bir şekilde fikir ve bilgi üretebilir, paylaşım ortamlarını çeşitlendirebiliriz?”
Aynı şeyleri söyleyerek, birbirimizin sırtını sıvazlayarak, zayıf uygulamaları çılgınca alkışlayarak bir yere varamayız.
Böyle giderse daha ne “imparatorluklar” yıkarız biz. Böyle gitmesin lütfen, izin vermeyelim…
Kaynaklar
-
Adıvar, A. A., “Osmanlı Türklerinde İlim”, İstanbul 1982
-
Bilim Teknik Dergisi, Şubat sayısı, 1997
-
Mevlüt Uluğtekin Yılmaz, “Osmanlı 16. Yüzyılda Yıkıldı-Bir rasathane nasıl kuruldu nasıl yıkıldı”, 2006.

Alper Bey,
Yorumunuz ve ilginiz için teşekkür ederim. Yapılan her yorum beni mutlu ediyor, yazılar da her yorum ile birlikte daha da gelişiyor, zenginleşiyor.
Yorumunuzu okudum ve üzüldüm; zira en çok korktuğum şeylerden bir tanesi kendimi yanlış anlatmak, yanlış anlaşılmak. Bu yüzden, hemen bir cevap yazmak istedim bu yoruma…
Yorumunuzda, karamsarlık ve negatif bakış açısının tehlikeli olduğunu, “Bizden adam olmaz abi” gibi yaklaşımların sakıncalı olduğunu, güven kaybından bahsetmiş, “kendini aşağılayan millet nasıl ayakta kalacak” demişsiniz.
Yazımda yukarıdaki değerlendirmeleri hakedecek bir sonuç çıktığını hiç sanmıyorum. Yazımın ana fikri aşağıdaki şekildedir:
- Osmanlı İmparatorluğu 3 kıtada hüküm süren etkili bir imparatorluk olmasına rağmen, özellikle 16. yüzyıldan itibaren bilime ve teknolojiye yeterince ilgi göstermemiş ve yıkılma sürecine girmiştir. Buna karşın, aynı dönemde Avrupa’da bilim ön plana çıkıyor, Avrupa İnsanı akla yatırım yapıyordu. Osmanlı bu dönemde akla ve akılcılığa yatırım yapmadığı için yıkıldı. Bu arada şunu da ifade edeyim, Türk ve İslam medeniyeti birçok bilim adamı ve düşünür yetiştirmiştir. Yorumunuzda yer verdiğiniz İbn-i Sina ve Piri Reis bunlardan sadece ikisidir. Ancak, benim yazıda ifade ettiğim dönemden önce yaşamış, Osmanlı’nın yükselmesinde yerleri olan kişilerdir.
- Günümüzde İK alanında da ilerleme ve gelişime yeterince önem verilmiyor, odaklanılmıyor. PERYÖN gibi öncü dernekler fikir üretimi ve paylaşımı konusunda profesyonelleri yönlendirmeli.
Eğer yazımı tekrar okursanız, sanırım yukarıdaki noktaları net olarak görebileceksiniz. Yazı kesinlikle karamsar bir yazı değildir, sadece mevcut durumun benim kendi bakış açımdan ifadesidir. Tarihimizle gurur duyalım ancak yapılan hataları net olarak ifade edip, onlardan ders çıkaralım. Akılcılık bunu gerektirir. İlerleme de akılcılıkla olur.
HANGİ İMPARATORLUK ILELEBED BAKI KALDI?
Yaziyi Sayin Ümit Güvenç’in, LinkedIn’den verdiği bağlanti sayesinde okuyabildim. Hem kendisine hem yazara teşekkürlerimi sunarım.
Şunu öncelikle belirteyim, yazacaklarım kimseyi yerme veya sert bir eleştiri amacı taşımamaktadır. Sadece beni üzen bazı noktaları samimi olarak dile getirmek istiyorum.
Ozellikle Türkiye’de benim gördüğüm problem nedir? Problem; karamsarlık, negatif bir bakış açısı… Maalesef, ülke geneline yayılmış ve tıpkı bir bulaşıcı hastalık gibi fertten ferde sirayet eden, çoğalan, yayılan bir “bardağın boş tarafı ile ilgili olma” ve “sürekli şikayet/serzeniş” durumu… Buna hep üzülmüşümdür, ve sanırım üzülmeye de devam edeceğim.
“Bizden adam olmaz abi!!!”, “Burası Türkiye abi..”
Bunlar beni gerçekten çok üzen klişeler.
İş sebebiyle, Afrika’da, açlığın, sefaletin kol gezdigi ülkeler dolaştım. Açlıktan, kemiklerinin etrafı sadece bir deri ile kaplanmış, nasıl ayakta durduğuna şaşırdığım insan, “Burası ……. abi, bizden adam olmaz.” demiyorlardı. Bana Amharic kültürün faziletlerini anlatmaya çalışıyorlardı.
Şimdi beni milliyetçilikle suçlamayın ama, yeryüzünde tarihin varolduğundan, hem Asya’da, hem Avrupa’da ve hem de Afrika’da “imparatorluk”lar kurmuş (aynı anda başka kıtalarda da… ki bunu ayrıca işlemek isterim) bir milletin, kendisine olan bu güven kaybı, işte beni üzen asıl önemli noktadır.
Ve maalesef, kendine güveni kalmayan bir milletin, uygulayacağı hiç bir politika, palyatif etkiden başka bir şey üretemez. Bir millet önce kendinden emin olmalı, büyük olduğunu bilmeli.
Kemal Atatürk’ün tüm sözlerinde, kurmaya çalıştığı temel yapı, bu milletin bu gezegende hakikaten büyük işler başarmış bir millet olduğu gerçeğini tekrar milletin hafızasına saplamak uzerinedir. Önce kendine inanacaksın!!
Surekli kendini aşağılayan bir millet nasıl ayağa kalkacak?
Kalksa dahi kaç gün ayakta kalabilecek?
Sayin Tuğsel Akyol’un ilettiği söz, gerçekten çok doğru “Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görürsünüz.”
Lütfen geriye bakalım -ama gerçekleri görerek- ve neymişiz, tekrar anlamaya çalışalım.
Esasen bu konuda yazılacak sayfalar olmasına rağmen, hemen sayın yazarın “geri kalmışlığımızın ilk emsalleri” olarak bildirdiği örneklere dönmek istiyorum.
“…yüzyıl sonra Harvey’in kesin olarak tespit edeceği kan dolaşımı….”
Efendim, kan dolaşımı Harvey tarafından bulunmamıştır. Ibn-i Sina’nın (980-1037) kitaplarında bırakınız tarifi, çizim olarak dahi mevcuttur.
Tarih, Harvey’den (1578-1657), 600 yıl öncedir.
Keza, biyoloji kitaplarımızda anlatıldığı gibi, Anthony Leeuwonhoek (1632-1723) tarafından mikroskobun icad edilmesinden sonra mikroorganizmalar ile tanışmadık. Aynı Ibn-i Sina, kitaplarında “Hastalıkları yapan çok küçük yaratıklar vardır ancak maalesef elimizde bunları görecek alet bulunmamaktadır.” demekte idi.
Tarih, Leeuwenhoek’tan 700 yıl öncedir….
Ama biz Harvey ve diğerlerinin hikayelerini anlatırken, Ibn-i Sina’yi unutursak, adını Avicenna koyup, bunu başkaları sahiplenecektir.
Geçen yıl Toronto’da, hakikaten alim denilebilecek bir Anglikan papazının konuşmasında (ki kendisinin tıp tahsili de var), Avicenna’nın, nasıl bilimin yüzyıllarca öncesinden gittiğini ve dahi kitaplarının bugün dahi tıp tarihinde önemli bir yer tuttuğunu dinlemiş idim. Harika bir seminer idi. (Sadece kendisinin bir Türk olduğu söylemedi.)
Keza, aynı papaz ile başka bir görüşmemizde, Piri Reis’in 1513 yılında çizdiği haritanın, inanılmaz derecede doğru çizilmiş olduğunu, sanki kendisinin bir yerden hava fotoğrafları aldığını söylemesi de beni çok şaşırtmış idi.
Beni şaşırtan, kendini yerden yere vurmaya son derece meraklı olan Türk milletinin, bir yabancı tarafından övülmesi idi.
Evet, Piri Reis konusunda, papazın söyledikleri gerçekten doğrudur. İnanılmaz derecede doğru olarak çizilmiş haritadır. Hatta bu harita Amerika kıtasını da içine alır ve dünyada Juan de la Cosa’dan sonra, Amerika’yı da içeren ikinci dünya haritasıdır. (Juan de la Cosa’nın haritası, bugün Madrid’te, Museo Naval (Denizcilik Müzesi)’da dünya mirası olarak saklanmaktadır.
Piri Reis’in haritasının nerde olduğunu kaçımız biliyor? Veya kaç kişi merak edip baktı?
Bu Türk milleti sadece Osmanlı ile mi dünya sahnesinde boy gösterdi? Hayır, daha bir çok “imparatorluk” denilebilecek devletler kurdu.
Kuzey Hindistan’da, Gürkani İmparatorluğu başlıbaşına bir hikayedir ki bunu bir kaç yıl içerisinde yayınlamayı düşünüyorum.
Netice, bu gezegenin, Pasifik kıyılarından, Adalar Denizine kadar olan sahasında binlerce yıl varolmuş, imparatorluklar kurmuş, bunları o zamanın şartlarına göre hakikaten başarıyla idare etmiş bir milletin varislerinin şu anki haline bakınız lütfen!!!!
“Bizden adam olmaz abi..”
Hayır, biz eskiden de adamdık.
Sadece şu anda hala adam olduğumuzun bilincine varmamız gerekiyor.
Sayın Ümit Güvenç’in alıntı yaptığı söz gibi.. Lütfen geriye bakalım…..
Lütfen bu bulaşıcı negatif bakış açısını yok edelim…
Geçmişte defalarca başardık, tekrar başaracağız.
Hepinize saygılarımla…
Yazıyı okudugum’da çok uzun zamandan beri ülkemizin bugünkü gelişmişlik düzeyinde olmasının en temel nedeni olarak düşündügüm dogmacılık anlayışının net bir şekilde özetlendigini gördüm..aslında düşündüklerimi yeniden okur gibi hissettim.
Ben aslında en çok da makineleşme döneminde avrupada her gün, her bir farklı avrupa ülkesinde birbirinden habersiz mucitler bir kaç şey icat ederlerken, ve hatta aynı icat aynı zamanlarda farklı mucitler tarafından duyurulup dinleyicilerine tanıtılırken..bizim yine bu dönemlerde hala 3 kıtaya egemen koca imparatorluk sahibi millet olarak bir tek icat dahi yapamamış olmaya çok içerlerim. İşte bütün bunların sebebi aslında yazıda da özetlendigi gibi salt dogma bilgileri araştırmadan kabul etme ve benimseme alışkanlıgımızdan kaynaklanıyor ve ne yazıkki bu halen toplumumuzun en büyük özelligidir. Umarım düzeltebiliriz.
Imparatorluklari yikmamak icin demokrasiye, egitime, bilime, teknige, teknolojiye takintiyla baglansak mi nedir ? Abartsak mi acaba ?
Ihracatim rekabetci olsun Satilan Malin Maliyeti dussun diye yalvariyorum ya sirketlerin cizdigi SMM yi dusurme yolunda issiz kalan her insanin arkasinda bir aile, coluk, cocuk oldugunu idrak ve onlarin da is bulmasi icin yalvarsam herkesi yalvarttirtsam nasil olur ?
Ben isim varken isime deli gibi sarilsam o cizilenlerin CV’lerini STK vs kisisel temasli calismalarimda toplanti gundemlerinin ilk maddesi yapmaya calisan ben basarili olamazsam kendim isimde mutlu olur muyum diyebilsem ?
Bunlari ne kadar cok kisiye dusundurebilsem imparatorluklar mi yikilmaz ? IK’ci olmadan bunlara kafayi takan ben ‘ntihar ederken atlamak istedigi catida acliktan bayilan adam yere yikilirsa varsin batsin Imparatorluklar mi demeliyim ? O luksum yok, cok issiz genc te var ya ben de basinizi agritmak luksumu buraya kadar kullanamyim izninizle, patronumun her yerde ciziyorlar KOLIYi de bedava veriyorlar dedigi gunlerin tez zamandan gecmesi tum IK’cilar gibi benim de keyifle calismaya devamimi dilememi mazur gorun lutfen. Sevgiler