Haftanın Sözü

"Şirketler içindeki problemlerin %94'ü sistem kaynaklı, sadece %6'sı insan kaynaklıdır."
Dr.Edwards Deming

Dosya Paylaşımı

Takvim

Nisan 2011
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Şub   Tem »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  

Yaratıcı Olamayışımızın Sebebi…

Yaratıcı

Ernst & Young’da eğitim danışmanı olduğum yıllarda birçok farklı sektörlerden şirket ve yöneticiyle tanışma fırsatı buldum.  Danışmanlığın temel felsefesinden hiç taviz vermeden çalıştık; para kazanmak hep geri planda, doğru yönlendirmek ve faydalı olmak hep ilk sıradaydı.

O dönemlerde birçok yönetici bana “Tuğsel Bey, bizim şirkette yaratıcılığın artmasını istiyoruz, bizlere bir iki gün eğitim verseniz de çalışanlarımızın yaratıcılığı artsa…” talebiyle geldi.  Bu noktada hep çok dikkatli olmaya çalıştım.  Zira “Yaratıcılık Eğitimleri”nin şirket içinde yaratıcılığı ne kadar artıracağı konusunda hep şüphelerim vardı.

Devam etmeden önce iki küçük hikaye anlatmak istiyorum sizlere…

İlki büyük bilimadamı Einstein’e ait…

Bir keresinde Einstein’a “Bir mil kaç feet’tir?” diye sormuşlar.  Einstein’ın cevabı şu olmuş: “Bilmiyorum.  Herhangi bir referans kitabından iki dakika içinde bulabileceğim gerçeklerle beynimi neden doldurayım ki?” 

Diğeri, 1900′lü yılların önemli sanayicilerinden Henry Ford’a ait…

henry-fordBir keresinde Henry Ford, Chicago Tribune Gazetesi’ni onur kırıcı bir yayından dolayı mahkemeye vermişti.  Gazete Ford’u kara cahil olarak adlandırmış, gerçekten saygı duyulacak bir kişi olan Ford da, buna karşılık “İspat edin!” demişti.

Tribune Ford’a “Benedict Arnold kimdi?”, “İç savaş ne zaman yapıldı?” gibisinden birçok basit soru sordu.   Çok az eğitim almış olan Ford bunların çoğunu cevaplayamadı.  Sonuçta Ford iyice kızdı ve şunu söyledi: “Bu soruların cevaplarını bilmiyorum, ama beş dakika içinde bilen birisini bulabilirim.”

Henry Ford hiçbir zaman çeşitli konulardaki bilgileri öğrenmeye ilgi duymadı.  Her büyük yönetici ne biliyorsa O da onu biliyordu: Bilgiye nasıl ulaşabileceğini bilme yeteneği, aklı gerçekleri depolamak için kullanmaktan daha önemlidir.

Yaratıcılık bence çocukluktan itibaren bireyin beyninin doğru çalıştırılmasıyla gelişir.  Vücudumuzun diğer kasları nasıl çalıştıkça güçleniyorsa beyin de farklı deneyimlerden güçlenir, gelişir.

Nasıl bir eğitim/öğretim sistemi içinde yetiştik?  Tek yönlü, ezbere dayalı.  Ezberleyip ezberleyip test çözdük (çocuklarımız da halen aynı şekilde yetiştiriliyorlar).  Hepimiz birer bilgi deposu haline geldik.  Amipten terliksi hayvana, integralden fyordlara, şairlerin hayatından muhtarın görevlerine kadar genç beyinlerimizi ansiklopedik, teorik bilgilerle doldurdular.  Düşünmeden, sınamadan, değerlendirmeden “öğrendik”.  Hafta sonlarında evlerimize kapanıp testler çözdük.  Lise çağlarımızda ne spora, ne sanata, ne de sevmeye zaman bulabildik.

Oysa yaratıcılığı en fazla körükleyen unsurlar sanat, spor ve sevmek değil mi?  Biz hep bunlardan uzak kaldık.  Ne yazık…

Peki bütün bunların sonucu ne oldu?

Pek çoğumuz birer ansiklopedi olmaktan ileri gidemiyoruz.  Çok şey biliyoruz ancak düşünemiyoruz, iş ortamlarımızda yeni şeyler yaratmakta zorlanıyoruz.  Hep bir kutunun içinde kalıyoruz, çıkamıyoruz.  Şirketlerimiz içindeki uygulamalarımız da hep dışarıdan “ithal”, taklitten ibaret.  Oradan buradan “alıntı yaptığımız(!)” fikirleri Türkçe’ye çevirip iş yaptık sanıyoruz. 

Kafası bilgi ile dolu ancak düşünemeyen ve yaratamayan bir çalışana ne kadar yıllık ücret verirsiniz?

Ben 200TL’den bir kuruş fazla vermem.  Bir ansiklopedi parası…

İş çevrelerimizde problem çözebilecek, yeni fikirler üretebilecek insanlara ihtiyacımız var.  Hayal kurabilen, sonra da hayalini pratiğe dönüştürebilen insanlar bize ve şirketlerimize değer katar.  Bilgi küpleri değil.  Çağımızda sadece uygulayıcı olanlar esir olmaya mahkum.

Sonuç olarak, bu durumda neler yapabiliriz:

  1. Sanat insan beyninin farklı çalışmasını sağlar.  Çalışanlarımızı daha fazla sanata yönlendirelim, onlara toplu faaliyet fırsatları yaratalım.  Bu durum mevcut çalışanlarımız için yaratıcılığı tetikleyici önemli bir unsur olacaktır.
  2. İşe alım süreçlerimizde, özgeçmişlerdeki ”hobiler ve ilgi alanları” kısımlarını dikkatli incelemekte yarar var.  Hobileri olan, sanatla ilgilenen, çok yönlü kişiler daha yaratıcı oluyorlar.
  3. “Yaratıcılık Eğitimleri”nin etkisinin çok sınırlı olduğunu düşünüyorum.
  4. Y Kuşağı’na dikkat, onlar bizden (X Kuşağı) daha yaratıcı.  Onlara karşı olan önyargılarımızı kırıp, önlerini açmamız ve onlara daha fazla kulak vermemiz lazım.

Diğer birçok konu gibi yaratıcılık da yüzeysel bir bakış açısından çok daha fazlasını gerektiriyor.  Hafta sonu eğitimiyle çözülecek, tek atımlık bir iş değil.  Yaratıcılığa çözüm bulmak için daha yaratıcı olmamız lazım…

* Yazı hakkındaki yorumlarınızı aşağıdaki “comment” yazısına tıklayarak bırakabilirsiniz.
  
 
 
 
 
 
 
 

 

 

5 comments to Yaratıcı Olamayışımızın Sebebi…

  • Tugsel Akyol

    Selin Hanım,

    Blogunuzdan alıntı yaptığınız yazınızı çok beğendim. Malesef içinde bulunduğumuz “sistem” bize kendimiz olmamıza izin vermiyor. Yeni kuşaklar bu sistem içinde radikal değişiklikler yapacaklar. Ben ümitliyim…

    Sevgiler,
    Tuğsel

  • Selin Yetimoğlu

    “…Üniversitelerin çok önemli sayıldığı bir zamanda, birisi onlara bu dünyada yükselebilmek için diploma sahibi olmak gerektiğini söylemiş ve bu yüzden de dünya, bazı olağanüstü bahçıvanlar, fırıncılar, antikacılar, heykeltıraşlar ve yazarlardan yoksun kalmış…”

    Paulo Coelho‘nun Portobello Cadısı isimli romanından aldığım bu cümle aslında oldukça önemli bir gerçeği vurguluyor. Bu durum yavaş yavaş değişmeye ve Güzel Sanatlar’a da önem verilmeye başlanmış olsa da hala Tıp, Hukuk, Mühendislik gibi alanlar en çok tercih edilen/ettirilen üniversite bölümleri olmaya devam ediyor. Yıllarca Tıp okuyup, mezuniyet ardından doktorluğu sevmediğini anlayan şarkıcıların, Hukuk okuyup avukatlık yerine oyunculuk yapanların, İnşaat Mühendisi olarak mezun olup kendini resim sanatına adayanların sayısının bu kadar yüksek olması bile hala “Aman kızım tiyatro oyunculuğu da neymiş, hukuk yaz sen hukuk”çu anne-babalar için pek bir şey ifade etmiyor olsa gerek.

    Bu yanlış kariyer yönlendirmeleri sadece bireylerin hayatını etkilemekle kalmıyor, Coelho’nun vurguladığı gibi topluma da ciddi bir maliyet ve kayıp oluşturuyor. Kayıptan kastım burada “mutluluk kaybı”. Keman virtüözü olma hayalleri kurarken muhasebeci olan bireylerden oluşan toplum hem yaptığı işi hem de hayatını sevmeyen nesiller üretmeye devam eder. Evet bir tarafta yadsınamayacak bir gerçek olan maddiyat var. Sevdiğiniz şey çiçeklerle uğraşmaksa, eğer Sabuncakis kadar şanslı değilseniz “zengin” olamazsınız muhtemelen, ancak mutluluk? İşte ona sahip olabilirsiniz. Öte yandan çok başarılı bir CEO oldunuz ve haliyle oldukça da para kazanıyorsunuz diyelim. Ama asıl istediğiniz şey bu “kartvizit” miydi yoksa çocukluğunuzdan beri o hayalini kurduğunuz karikatürist olup mutlu olmak mıydı? Eğer tüm işleriniz arasında hobi olarak karikatür çizmeye vakit bulabiliyorsanız hala şanslısınız demektir. Hayatınıza bir anlam ve değer katabiliyorsanız, geçmişte yapılan hataları bir nebze de olsa değiştirecek gücü kendinizde bulabiliyorsanız hiç vakit kaybetmeden yapın, hayallerinizin elinizden uçup gitmesine izin verecek kadar “vazgeçmiş” olamazsınız!

    Bu yaklaşık 1 yıl önce yazdığım bir blog yazımdı… Sizin yazınızı okuyunca aklıma geldi, paylaşmak istedim. Sizin de bahsetmiş olduğunuz 4 madde kesinlikle önemsenmeli ve uygulanmalı. Ancak insanın içindeki yaratıcılığı ortaya çıkarmaya çabalamaktansa o yaratıcılığı hiç öldürmemek daha kesin bir çözüm bence, tabii çok daha uzun vadeli bir çaba ve planlama gerekiyor; çocukluktan başlayan… Dolayısıyla, evet, Z kuşağı bizlerden çok daha farklı bir yaratıcılığa sahip olabilir. Tek ihtiyaçları önlerine engel koymaMAmız…

    Paylaşımlarımızın devam etmesi dileğiyle… :)

    Selin Yetimoğlu

  • Barış Coşkun

    Türkiye’nin kanayan yarasına dair önemli yazı; elinize sağlık…

    1980 ihtilali yapıldığı zaman henüz dört yaşındaydım. İlkokula başladığımda 7. Cumhurbaşanı İhtilalci Kenan Evren hâlâ devletin başındaydı. Hergün, “7. reis-i cumhur kimdir?” sorusu sorularak, adının tekrarlatılması bir yana; konuşmalarımız, okul bahçesindeki koşuşturmalarımız, kız arkadaşlarımızla olan samimiyete dair müdahaleler/baskılar çok da dikkatimi çekmemişti. Çekmişti belki de, yaptığımız yaramazlıklara bağlayıp, içten içe hakediyoruz diye düşünüyordum.

    Beyinlerimizin zehirlendiğinin farkına ancak ortaokulun sonlarına doğru varabildim. Sanırım yeni yeni tanışmaya başladığım sol görüşlü yazarlar, komünizm üzerine okumaya başladığım makaleler, köşe yazıları ve bir de, “gizli gizli(!)” toplanarak yaptığımız fikir tartışmaları yardımcı oldu göremediklerimi görmeme.

    Sorun şu ki; bilinmeyeni bilinir kılmak her zaman iyi bir şey değil…

    Lise yıllarım asilik yıllarımdı. “Güzel günler göreceğiz” şiarıyla başladığım her günüm sorgulama ve başkaldırı ile geçiyordu. Spor salonu yapılacağı vaadiyle yıllarca toplanan spor parasından, ücretiz olmasını savunduğum eğitim sistemi içinde zorla toplanan katkı payına, İzafiyet teorisinden, Freud’un görüşlerine, büyük şair Nazım’dan Marx’a kadar herşeyi sorguluyor, irdeliyor; bu konularda hakim görüşlere sahip olduğunu düşündüğüm öğretmenlerime, cevaplarını merak ettiğim, sorularımı yönlendiriyordum. Şimdi haklarını yemek olmaz; köy enstitülerinden gelme bir-iki eğitimci ellerinden geldiğince cevaplamaya çalışıyor, kendi görüşlerini aktarıyor, yeni araştırmalara sevk etmek için araştırma niteliğinde yeni sorular soruyordu. Peki geri kalan kısım? Geri kalan büyük çoğunluk? Şöyle bir örnekle cevap verebilirim… Bir gün felsefe dersinde, sorguladığım ve öğretmenime yönlendirdiğim bir konu söz konusu olmuştu. Kendisinin, tıkanıp cevap veremediği bir konu. Tepki cümlesi kısa ve net oldu: “Senin aklın ermez!”.

    O ve onun gibi eğitimciler tarafından yetiştirilen bir kuşak söz konusu… O meşhur dönem ve devamındaki eğitim sisteminin kulaklarda yer eden yegane cümlesi “bunları iyi ezberleyin, sınavda soracağım”dır sanırım. Öğrenmeki, düşünmek, sorgulamak yok. Çünkü, senin aklın ermez!

    Çalacak pikaba sahip değilseniz eğer, dünyanın en güzel, en değerli plağına sahip olmanız bir şey ifade etmez.

    Bütün eğitim yaşamımız boyunca bilgi ile doldurulduk… Doldurulmaya da devam ediyoruz… Nerde ve nasıl kullanacağımızı bilmediğimiz, sadece ezberle mantığı ile empoze edilen, bilgiler…

    Bakın şimdi…

    Malazgirt!

    N’oldu? Bin yetmiş bir mi geçti aklınızdan? Doğru bir tarih… Peki, şimdi n’olacak?

    Tarihin önemini her zaman savunmuşumdur. Geçmişini bilmeyen bir medeniyetin geleceği yoktur; o medeniyet yok olmaya mahkumdur. Ancak birincisi, artık nerdeyse herkesin anlık bilgisayar erişimi varken, elimizdeki telefonlardan anında internet bağlantısı sağlayabiliyorken… Google’a “Malazgirt” yazdığımız anda arama penceresinde “1071” yazıyorken neden beynimizi böylesine gereksiz bir bilgiyle meşgul ediyoruz. “Aman ne olacak ki canım, altı üstü bir-iki kelime, bir-iki rakam” demeyin. Denilemeyecek kadar önemli çünkü.

    Beynimizi isimlerle, telefon numaraları ile, tarihlerle, bilmem ne aletinin özellikleri ile vs vs. doldurup duruyoruz… Evet, beynimiz çok geniş bir kapasiteye sahip olabilir. Şöyle bir örnekle açıklamaya çalışayım. Evinizdeki, onlarca yıldır düzenli olarak aldığınız, eşyaları iplerle birbirine bağlıyorsunuz. Her bir eşya diğerlerine bağlı; birbirleri arasında uzanan ipler var… Gün gelecek evinizde o kadar çok eşya birikecek ki, dışardan yeni bir eşya getirdiğinizde artık onu diğerlerine bağlamakta zorlanacaksınız; belki de sıkılıp bağlamayı bırakacaksınız. İşte beynimiz de aynen böyle. Bilgi haznemize kaydetmiş olduğumuz her yeni “girdi”, sinirler aracılığı ile, daha öncekilerle bağlanır. Aynı kategoride olanlar birleşip gruplar oluşturur. Gruplar büyüdükçe tek tük kalan “yalnızlar” körelmeye yüz tutar; gün gelir yok olur.

    Toparlayayım…

    Kim bilir kaç çocuğun elinden çekilip alınmıştır, çalmaya çalıştığı flüt; “yeter bu kadar gürültü yaptığın” denilerek… Kimbilir kaç çocuk azar işitmiştir, saatlerce uğraşıp yaptığı resim için; “bunlarla uğraşacağına derslerine çalış” diye… Kim bilir kaç çocuğun oyuncakları atılmıştır; “koca adam oldun, artık büyü” diye… Kim bilir kaç çocuk, kaç kez dayak yemiştir aldığı zayıf notlar yüzünden…

    Belki de Mozart olacaktı içimizden biri… Belki de yeni bir Leonardo da Vinci çıkacaktı… Yok, hemen küçümsemeyin kendinizi… Sunay Akın’dan bir alıntı yapacağım: “Bizde oyuncaklar, oyuncaklarla oynamak küçümsenmiştir hep. Dilimize bile yerleşmiştir… Büyü artık… Çocuk musun sen… Çocuk işi… Oysaki, bugünün Ay’a roket gönderen bilim insanları, dün o roketin maketleri ile oynayan çocuklardan başkası değildir.”

    Bilgi çağında yaşıyoruz. Bilginin çok değerli olduğu bir dönemdeyiz… Fakat o bilgiyi işleyebilme kabiliyetinin, o bilginin kendisinden çok ama çok daha değerli olduğunu görüp; adımlarımızı buna uygun atmak zorundayız.

    08.02.2012
    Barış Coşkun

  • Volkan İnan

    Henry Ford’dan bir alıntı da benden:
    Döneminde A.B.D’nin en zengin adamı olan Henry Ford sürekli aynı Restoranda yemek yemekte ve her defasında sadece 1 dolar bahşiş bırakmaktadır. Sonunda restoran sahibi Henry Ford’un yanına gider ve şöyle der:
    - Siz ülkenin en zengin adamısınız ancak sadece 1 dolar bahşiş bırakıyorsunuz…Ancak oğlunuz en az 10 Dolar bırakıyor.
    - Çok normal… onun babası otomotiv patronu, benim babamsa basit bir çiftçi!

  • Levent Turla

    Eğitim sistemimiz ve işverenlerin davranışları ile ilgili fikirlerimle birebir örtüşen bir yazı.
    Gereksiz bilgiyle beyni meşgul etmektense, bilgiye ulaşmak ve bilgiyi yönetmek daha mantıklı.

    Entellektüel sermayemiz ne kadar güçlüyse, o kadar farklılaşma yolunda mesafe katedilebilir.Şirketleri uzun soluklu ve sürdürülebilir büyümeye de bu taşıyacaktır.

    Yazınız için teşekkürler.

Leave a Reply

  

  

  

You can use these HTML tags

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>