Haftanın Sözü

"Şirketler içindeki problemlerin %94'ü sistem kaynaklı, sadece %6'sı insan kaynaklıdır."
Dr.Edwards Deming

Dosya Paylaşımı

Takvim

Temmuz 2011
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Nis   Kas »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Dayak Arsızı

Bored

Siz hiç dayak arsızı bir çocuk gördünüz mü?  Valla ben geçen yıla kadar görmemiştim…

Eşim Burcu, oğlum Ata ile birlikte her haftasonu uğradığımız alışveriş merkezinde kahve içmek için bir yere oturduk.  Etraf sakindi.  Kısa bir süre sonra, aynı bizim gibi bir aile geldi yanımızdaki masaya.  Anne, baba, pusette bir bebek ve devamlı hareket halinde olan 5-6 yaşlarında bir çocuk.

Önceleri herşey sakindi; onlar da kahve söylediler.  Anne ve baba belli ki önemli bir konu hakkında konuşuyorlardı.  Anne bir eliyle puseti sallayarak bebeği uyutmaya çalışıyor, bunu yaparken de bir yandan kahvesini içiyor, kocasıyla göz temasını kesmiyordu.  Adam bacak bacak üstüne atmış, arkasına yaslanmış, rahat bir yüz ifadesiyle konuşmasını sürdürüyordu.  Bu sırada, çocuk yaşının da verdiği hareketlilikle bir aşağı bir yukarı anlamsızca koşuyor; tam bir enerji patlaması yaşıyordu.

Buraya kadar garip birşey yok, klasik çekirdek aile görüntüsü…

İşte tam o anda hayatım boyunca bir daha unutamayacağım bir görüntüyle karşılaştım.  Baba; çocuk tam yanından koşarak geçerken hiç istifini bozmadan arkadan çocuğun ensesine doğru bir tokat patlattı.  Bunu yaparken eşi ile konuşmaya devam ediyordu.  Ensesine tokatı yiyen çocuk beklemediği bu “tepki” karşısında ileri doğru sendeledi, düşecek gibi oldu, toparlandı ve koşmaya devam etti.  Anne ve baba da konuşmalarına devam ettiler.  2 saniye gibi kısa süren bu olayı, eşim dahil, benden başka kimse göremedi.  Ağzım açık kalmıştı…  Çocuğun yediği tokat çocuğu hiç etkilememiş, gariban koşmasına kaldığı yerden devam etmişti.

Büyük ihtimalle babası tarafından düzenli şiddete maruz kalan çocuk için bu tokatın bir değeri kalmamıştı artık.  Aynı şeyi ben oğlum Ata’ya yapsaydım, büyük ihtimalle 2 saat boyunca ağlar, 3 ay boyunca bu davranışımı yüzüme vururdu.

Üniversite yıllarında çok değerli bir hocam vardı.  “Liderlik” konusu sınıfta konuşulurken bize şu sözü defterlerimize not aldırmıştı:

“The more you use power, the more you lose power. – Ne kadar güç kullanırsanız, o kadar güç kaybedersiniz.” 

Bu sözü hiç unutmadım ve hem çocuk eğitiminde hem de çalışanların yönetiminde ne kadar önemli ve geçerli olduğunu defalarca gördüm.

Bir yönetici/lider gücünü birçok yerden alır.  Bunlardan bir tanesi “rütbe” gücüdür.  Şirket içindeki pozisyonundan dolayı her yöneticinin çalışanlar üzerinde bir yaptırım gücü vardır.  Çalışanlar yöneticinin istediği doğrultuda çalışmazsa yönetici bu gücünü uyarı vererek, disiplin sürecini başlatarak, hatta hiç de tavsiye ettiğimiz bir yöntem olmasa da bağırıp çağırarak kullanabilir.  Bu, çalışanlar üzerinde bir disiplin sağlayabilir.  Bu gücün fazlaca kullanımı, aynı yukarıda verdiğim dayak arsızı çocuk örneğindeki gibi, bu gücü etkisiz hale getirebilir.  Yönetici yaptırım gücünü yavaş yavaş kaybeder.

Bir liderin/yöneticinin öncelikle  kullanması gereken güç bu rütbe gücü değil, saygınlık gücüdür.  Çalışanlar yöneticiye kişisel olarak saygı duyar ve değer verirlerse yöneticiye ve dolayısıyla işyerine bağlılık artar; daha sağlıklı ilişkiler kurulur.  Rütbe gücünü yönetici koltuğuna oturduğunuzda bir gecede alırsınız.  Saygınlık gücü ise kazanılır; zaman içinde ilişkilere yatırım yaparak, güven ilişkileri yaratarak artırılır.  Çalışanlarınıza değer verdiğiniz, onları insan olarak, eşitiniz olarak gördüğünüz ölçüde saygınlık gücünüz artar.

Rütbe gücü hiç şüphesiz yerinde kullanılırsa gerekli ve etkilidir.  Ancak dozu ayarlayamazsak işyerlerimizde “dayak arsızı çalışanlar” yaratabiliriz.  Sanırım bu duruma düşmeyi de hiç kimse istemeyecektir.

Yazıyı çok sevdiğim bir başka sözle sonlandırmak istiyorum:

“Ayaklarınız masadayken liderlik yapamazsınız.”

Herkese İyi Tatiller…

 

* Yazı hakkındaki yorumlarınızı aşağıdaki “comment” yazısına tıklayarak bırakabilirsiniz.

5 comments to Dayak Arsızı

  • Barış Coşkun

    Her ne kadar ceza yöntemi olarak “kısasa kısas” uygulanmasını savunsamda; genel olarak kaba kuvvete karşı biriyimdir.

    Küçükken, “adam gibi” ders çalışmadığım, zayıf notlar aldığım, beklenen performansı gösteremediğim için çok dayak yiyen biri olarak; dayağın, kaba kuvvetin bir eğitim aracı olduğunu hiç bir zaman düşünmedim. Dayak, yapılması istenilen şeyi yaptırabilmek için kullanılan bir baskı yöntemidir sadece… Bir zorlama aracıdır…

    İzlemenizi tavsiye edeceğim, dilimize “Sevimli Canavarlar” diye çevrilen bir animasyon film var… Canavarlar(!) küçük çocukların yatak odalarındaki dolapların içinden çıkıp, onları korkutuyor. Çocukların korkuyla attıkları çığlıklar da canavarların dünyasına enerji sağlıyor… Bir gün, canavarlardan biri yine korkutmak üzere bir dolaptan giriverir küçük bir çocuğun yatak odasına… Ama o da ne, küçük çocuk korkmak yerine kahkahalar atmaya başlar… Sevimli canavardan hoşlanmıştır… İşte o an canavar da fark eder ki, çocuğun attığı kahkaha ile oluşan enerji, korkuyla atılan çığlıktan on kat daha etkilidir…

    Askerlik görevimi yapmış olduğum Mayın Filo Komurtanlığı’nda bir astsubay vardı. Bu astsubay, iki şeyi elinden eksik etmezdi: Kitap ve metal bir cetvel (bu bazen bir odun parçası olurdu). Çok okurdu… Okuduğunu, alt ya da üst fark etmez, etrafındaki kişilere anlatır, tartışma için ortam yaratmaya çalışırdı. Elindeki cetvele gelince… Cetvelle, boşta kalan diğer elinin avuç içine şap şap vurarak şöyle derdi: “Eğitim aracını iyi seçeceksin”. Alın size harbi “rütbe gücü”!

    Ancak, bir gün o “eli sopalı” astsubaya ne oldu dersiniz? Kendisinden gayet iri kıyım bir erin kaba kuvvetine maruz kaldı. Er, tepkisinin hapse girmesine neden olacağını bile bile gerçekleştirmişti eylemini. Akabinde er mahkemeye verildi. Fakat er de astsubaydan şikayetçi oldu. Sonuç olarak er, emre itaatsizlik ve üste saldırıdan, üst ise asta kaba kuvvet kullanmaktan ceza aldı.

    Şüphe götürmez bir gerçek vardır ki; o da, ne olursa olsun, hangi koşulda olursa olsun, eğer kaba kuvvet uygulanan kişi, uygulayana karşı koyacak yeterliliği görürse kendinde bir an bile tereddüt etmeyecektir.

    Şimdi birinci ve ikinci örnek üzerinden iş yerlerimize bir göz atalım…

    Eğer yönetici koltuğunda oturan kişi, kaba kuvvete maruz kalmış, zorlama ve ceza ile yetiştirilmiş biri ise; sonuç ikinci örnekteki gibi olacaktır. Altında çalışan kişilere iş verirken, o kişilerin yaptıkları işleri değerlendirirken işe/işin yapılmasına değil; kişiye odaklanacaktır. Üzüm yemenin değil, bağcıyı dövmenin yollarını arayacaktır.

    Sonuç… Samimiyetsiz, işlerin yapılması gerektiği için yapıldığı, çıkar ilişkisine bağlı bir çalışma ortamı… Her an tökezlemeye, çökmeye, yok olmaya mahkum kurumlar…

    Tamamen, geri kalmışlığın, sığ görüşün bir yansıması olan bu yöntem işe yarar… Kriz dönemlerinde… İş imkanının az, fakat işsiz sayısının çok fazla olduğu ülkelerde… Emperyal ülkelerin sarıp sarmaladığı, insanların çöpten ekmek topladığı ülkelerde… İktidarın, vatanı parsel parsel sattığı ülkelerde… Yazarların, gazetecilerin, profesörlerin, askerlerin, öğrencilerin tutsak tutulduğu, faili meçhul(!) cinayetlerin işlendiği ülkelerde…

    Şöyle bir iş yeri ortamı düşünün… Sıcak, samimi, dürüst ilişkilerin kurulduğu… Alttakinin de üsttekinin de o iş yerinde aynı amaç için bulunduğunun kabul edildiği… Yöneticilerin de, iş görenlerin de sadece birer çalışan olduğunun farkına varıldığı… Aradaki farkın, sadece, bu kişilerin iş tanımlarından kaynaklandığı gerçeğinin görüldüğü… Bütün bu ilişkilerin, suistimal edilmeden, saygı çerçevesinde yürütüldüğü…

    Sizce hangisi zirveye koşar; rütbe gücü ile yönetilen bir şirket mi, yoksa bu örnekteki şirtket mi?

    Gözardı edilmemesi gereken nokta, işyerlerinde kaba kuvvet kullanarak, bağırarak iş yaptırmaya çalışan yöneticilerin, gerçek birer yönetici olmadığıdır. Güç kullanmak insanlarla iletişime geçemeyen, bilgi eksiği olan, “birey” olmayı becerememiş kişilere özgü bir durumdur. Geçici koşullar içinde geçerli olan rütbe gücü, sadece “mevcut” işlerin yapılmasına olanak sağlar; sadece günün kurtarılmasına yarar.

    Diğer yandan, saygının hakim olduğu, mantık çerçevesinde şekillendirilmiş, sağlıklı iletişimin kurulduğu iş yerleri “zirveye mahkum” işletmelerdir.

    10.02.2012
    Barış Coşkun

  • ECE SEZER GÜNEŞ

    Bir aile şirketini devralan çocukların işi zordur. Bizler; sabırsız, idealist ve hızlı kuşağız.Hızlı olmayana, direnç gösterene,anlamayana; zor anlayana; beceriksiz olana tahammülümüz olmuyor.elbette yönetsel, mesleki ve kişisel gelişimler planlıyoruz. iki kardeşiz. aramızda “dengeleyici” olanı seçip ” empati” gösterip; kişilerin gelişimini destekleyecek faaliyetler planlayıp;gerekenleri sıralamak konusunda kararlar almamız gerektiğini biliyoruz. ama,itiraf edeyim; çok zorlanıyoruz. Ekonomik şartlar, sektörümüzde rekabet şartları çok sert.Kimse bizi affetmiyor. Ayak uydurmak ve varlığımızı sürdürmek zorundayız.

    Babamız hala yanımızda şükür ama, ben küçükken yanımızda çalışan ustabaşımın; babama bakan gözlerinde görüyorum liderliğin anlamını…değer vermenin sabretmenin sonucunda yaşanmışlıkların tamamını.. umarım hızımız bizi ezip geçmez de; bir gün bizlere bakan gözlerde aynı ışığı görebilirim. aksi halde; hiçbir başarımı başarıdan sayamayacağımı hissediyorum.hatırlattığınız için teşekkürler.

  • Erdem YOLDAŞ

    Önemli bir konuya değinip yerinde örneklerle güzel bir yazı yazmışsınız. Kaleminize sağlık.

  • Ahmet TUNÇ

    Metniniz gelişmekte olan kurum içerinde önemli bir faktör olduğunu kurumsal bünyelerde alt-üs sevilerin iş ilişkisine yansıması iş etki fayda ilişkisini önemli derece etkileceği kaçınlmazdır.

    İsterimki kurumum bu ilişki dengesini yakalasa.

  • salih ertor

    Tesekkurler.onemli bir konuda etkili bir katki sagliyor yaziniz.

Leave a Reply

  

  

  

You can use these HTML tags

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>